7 Aralık 2010 Salı
..............
Boşyere canı yanmaz insanın..
Ya bir eksiklik vardır geleceğe dair, yada bir fazlalık geçmişten gelen...
30 Kasım 2010 Salı
biten butun aşklara...
Şimdi suskun bir pencere kenarında,
Buğulu bir sevdaya, parmağının ucuyla SON yazıyor kadın...
Az sonra yağmur da yağacak,
Ve silinip gidecek,
Daha başlamadan sonlanan bir hikaye...
İlk damla benden sonbahar,
Haydi ağlayalım...
Buğulu bir sevdaya, parmağının ucuyla SON yazıyor kadın...
Az sonra yağmur da yağacak,
Ve silinip gidecek,
Daha başlamadan sonlanan bir hikaye...
İlk damla benden sonbahar,
Haydi ağlayalım...
23 Kasım 2010 Salı
ve bitti...
Sen yoksun! Bağıra bağıra ağlamak geliyor içimden, sana bağırıp çağırmak, sana kızmak, gözlerine öfkelenmek, ellerinde çırpınmak. Ama sen yoksun… Ben böyle bişey istemedim… Ben böyle aşk da istemedim, ben konuşmak istedim, söylemek, söyletmek, dinlemek istedim, dinletmek… Dokunmak istedim, sevilmek istedim ve sevmek… Bunları da beklemedim hiç, sen bodoslama girdin içerime, sev dedin, indir kalkanlarını dedin. Şimdi yoksun… Sana sığınmak istedim, sana ağlamak, sana gülmek, sana dokunmak, sana bakmak, sana susamak istedim, sen yoksun…
Süngümü düşürdüm, uykularıma sana göre yattım, rüyalarımı sana göre gördüm ben, hayatı sana göre kokladım, hayat şimdi kaldığı yerden devam ediyor, sen yoksun… İçimde anlatamadığım bir duygu var, huzursuzluk desen değil, üzüntü desen değil, acı desen değil, aşk var içimde ama üstünü kar kaplamış gibi, sanki dağın tepesinde kalmışım, inmeye inilmez, öbür tarafına geçilmez. Uykum geliyor, ölmekten korkuyorum uykumda, farkındayım ayakta kalmak gerektiğinin… Sızı var içimde bir yerlerde, avutmaya çalışıyorum, olmuyor, sen yoksun.
Seni çizmiştim kara kalem. Yüzün, dudakların kolaydı da gözlerinde zorlandım, bana baktığını düşündüm çizerken, bana nasıl baktığını bulamadım, aşkla mı, hüzünle mi, kızgınlıkla mı, huzurla mı, yarım kaldı resim, gözlerin yoktu, sen yoktun… Uzanmaya çalıştım, deydim de… Dokunmak istedim, tanımak yüzünü, ellemek gözlerini, dudaklarını, yüzünde tebessüm mü var yoksa ifadesiz mi bakıyorsun hissetmek istedim, boşlukta kaldı ellerim, sen yoktun. Anlayacağın sevmek istedim seni, aşık olmak istedim, güvenmek istedim yeniden, sığınabilmek birine… Sen yoktun ve ben kaldığım yerden devam ediyorum…
Süngümü düşürdüm, uykularıma sana göre yattım, rüyalarımı sana göre gördüm ben, hayatı sana göre kokladım, hayat şimdi kaldığı yerden devam ediyor, sen yoksun… İçimde anlatamadığım bir duygu var, huzursuzluk desen değil, üzüntü desen değil, acı desen değil, aşk var içimde ama üstünü kar kaplamış gibi, sanki dağın tepesinde kalmışım, inmeye inilmez, öbür tarafına geçilmez. Uykum geliyor, ölmekten korkuyorum uykumda, farkındayım ayakta kalmak gerektiğinin… Sızı var içimde bir yerlerde, avutmaya çalışıyorum, olmuyor, sen yoksun.
Seni çizmiştim kara kalem. Yüzün, dudakların kolaydı da gözlerinde zorlandım, bana baktığını düşündüm çizerken, bana nasıl baktığını bulamadım, aşkla mı, hüzünle mi, kızgınlıkla mı, huzurla mı, yarım kaldı resim, gözlerin yoktu, sen yoktun… Uzanmaya çalıştım, deydim de… Dokunmak istedim, tanımak yüzünü, ellemek gözlerini, dudaklarını, yüzünde tebessüm mü var yoksa ifadesiz mi bakıyorsun hissetmek istedim, boşlukta kaldı ellerim, sen yoktun. Anlayacağın sevmek istedim seni, aşık olmak istedim, güvenmek istedim yeniden, sığınabilmek birine… Sen yoktun ve ben kaldığım yerden devam ediyorum…
Hayaldeyim…
Yağmur var, karşımda sen oturuyorsun… Şarkı içime işliyor; Sen karşımda oturuyorsun, gözünün içine bakıyorum, canım acıyor, yaralı hayvanlar gibiyim, saldırıyorum, canım daha da yanmasın diye… Ya gidersen, kızarsan, kaşını çatarsan diye ödüm kopuyor ama bir yandan da canımın acısını bil istemiyorum. Ve sen gidiyorsun, arkandan öylece kalakalıyorum.
Kalbimde bir sancı ve hayal yok oluyor, gerçeğe dönüyorum; Saatler geçmiyor, yanına gelmek istiyorum, belki yanın dolu ama biliyorum ruhun yalnız. Yalnızlığına gelmek istiyorum, saçını okşamak, üstünü örtmek istiyorum gece sen uyurken. Uyurken sen, dualar edebilmek istiyorum üzerine üfleyerek…
Kalbimde bir sancı ve hayal yok oluyor, gerçeğe dönüyorum; Saatler geçmiyor, yanına gelmek istiyorum, belki yanın dolu ama biliyorum ruhun yalnız. Yalnızlığına gelmek istiyorum, saçını okşamak, üstünü örtmek istiyorum gece sen uyurken. Uyurken sen, dualar edebilmek istiyorum üzerine üfleyerek…
Çıkıp da gelemiyorum! Ve sen hala yoksun. Öfkem galebe çalıyor sonunda; Sen adamı yarı yolda bırakabiliyormuşsun, arkamdaki duvar sanmıştım seni, yıkılıyormuşsun, denizlerin durgunluğu demiştim senin için, suların çekilebiliyormuş, gözüm, kulağım, ellerim demiştim, kör, sağır, sakat oluyormuşsun, nemli duvar kadarmışsın anlayacağın.
Can demiştim sana, ölüp gidebiliyormuşsun…Bir kadeh şarap kadarmış senin ömrün. Adanın sularına bakarken elimde bir kadeh şarapla, limanin ışıkları kadar aydınlık geliyordu yüzün, gözlerin. Sanki eski bir şarkının iki satırı gibi huzur veriyordu sesin. Şimdi kadehte şarabın göz yaşları, limanin ışıkları kararmış ve şarkılar susmuş, eskilerde kalmış o huzur veren nefesin. Sana değil artık kızgınlığım, kendime. Nasıl oluyor da böyle çocuksu bir saflık yapıyorum, nasıl oluyor da böyle bırakıyorum kendimi sana! Bu kadar nasıl çocuk oluyorum, ya da nasıl oluyor da içimdeki çocuğu tanıdığımi sandigim birine emanet edebiliyorum. Bu kadar sevmisken bunca sanci ve tereddut neden?
Anlayacağın derdim sen değilsin. KENDiME bütün öfkem…
2 Mayıs 2010 Pazar
önsözünün de, Son sözünün de sen olduğun bu yerden, Ne kadar kaçsam da, Bedenim sana itaat edip, Seni bulduğum ilk yere geri getiriyor beni… Yüreğime… Yolculuğum seninle başladı benim... Bilmediğim kentlerin kapısını seninle açtım... Yeni yeni dünyaların olduğunu ve insanın kendi içinde bir yol olduğunu seninle öğrendim... İçimdeki o yolda, takıp koluma seni... Aşka doğru yürüdüm... Kendimi buldum derinlerimde, yürüdükçe seni daha bir buldum, daha bir içten sarıldım… Keşfedilecek öyle çok şey vardı ki, neye nerden başlayacağımı bilemedim ilk başta… Sordum kendime, sorguladım ben sandığım beni… Neden sakla(n)mıştım bunca yıl hayattan kendimi? Daha vardım işte, nedendi bu sakınışım, neden örtmüştüm üstünü olanlarımın… Ve aklımda binlerce soru… Sustum birden... Alacağım cevaplardan korktum... Anladım ki hep korktum, buydu işte nedeni bütün nedenlerimin… Anladım ve sustum… Tutup yeniden elini sımsıkı bu yolda devam ettim başım dimdik… Artık her şey daha bir aydınlıktı seninle… Kendimi tanıdım çıkardığın bu yolculukta, tanıdıkça seni buldum keşfettiğim bilinmeyenlerimde… Kendimi gizlemiştim her şeyden işte, sana saklamıştım kalanlarımı… Evet, sevgilim, sen benim elimden tuttuğun ve benimle bu yolda ilerlediğin sürece sana çoğalacağım ben… Artarak senin olmaya devam edeceğim… Yoluma yoldaş olduğun için teşekkür ederim… ALINTI
4 Nisan 2010 Pazar
DUDAKLA BARDAK ARASI
Eski Sisam krallarından Ancee adında bir zalim, yeni yaptırdığı bir bağa üzüm kütükleri diktiriyormuş. İslerin bir an önce bitmesini sağlamak için de kölelerini hiç dinlenmeden çalıştırıyormuş. O zavallı kölelerden biri, bir Gün pek bitkin düştüğü için dayanamaz ve zalim krala:
-"Niçin bu kadar acele ediyorsunuz efendim? Siz bu bağın üzümlerinden yapılacak şarabi hiç bir zaman içemeyeceksiniz ki!" deyivermiş.
Kral biraz kızmışsa da sesini çıkarmamış. Nihayet gün gelip üzümler yetiştikten sonra, kral köleler de dahil herkesin hemen toplanmasını emretmiş. Bir müddet sonra da o bağın üzümlerinden yapılmış şaraptan bir bardak getirilmesini emretmiş. Daha önce kehanet gösterisinde bulunan köleyi de huzuruna çağıtrmis. Şarap bardağını eline alarak:
-"Söyle bakayım, benim bu şaraptan hiç bir zaman içemeyeceğimi tekrar iddia edebilir misin?" diye sormuş. Köle şöyle cevap vermiş:
-"Belli olmaz efendim. İçebileceğinizi söyleyemem. Çünkü dudak ile bardak arasındaki mesafe çok uzundur. O arada basiniza neler gelebileceğini de bilemem!"
Köle sözlerini bitirir bitirmez, içeri kralın adamlarından biri girmiş. Bir yaban domuzunun bahçeye girdiğini ve asmaları kırıp döktüğünü söylemiş. Kral elindeki bardaktan bir damla dahi içmeden hemen dışarı fırlamış. Bahçede domuzun bulunduğu yere koşmuş. Kral ve domuz arasında öldüresiye bir mücadele başlamış. Sonunda yaban domuzu mızrak gibi azı dişleriyle, Sisam kralının karnını yarıp ölümüne sebep olmuş.
Kral bostanda, bardak Masada kalmış..
Şu söz bu olayı güzel bir şekilde ifade ediyor: "Nasip ise gelir Hint'ten Yemen'den, Nasip değil ise ne gelir elden?" Sevgiyle kalın...
Kalbinize yakın bulduklarınızı çantada keklik sanmayın. Sıkıca asılın onlara, tıpkı hayata asıldığınız gibi... Çünkü onlarsız hayat da anlamsızdır. Hayatınızı asla aşka kapatmayın. Aşkı bulmanın en kısa yolu, "aşık olmaktır", korumanın en iyi yolu ise ona kanat takmak...
Hayatı çok hızlı koşmayın, nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi unutmayın. Hayatın bir yarış değil, her saniyesinin tadı çıkarılması gereken güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Dün tarih oldu... Yarin bir sır... Bugünün kıymetini bilin.
Can DÜNDAR
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
